15 Haziran 2010 Salı

NEŞELİ İKİ GÜN

Bu hafta sonu Deniz, kuzeni Demir ile bol bol oynadı, onun odasında kaldı, oyuncaklarını talan etti, birlikte ordan oraya koşturdu durdu. Ben kardeşimle sohbet etmeye çalıştım sadece, geri kalan zamanlarda sıcakla boğuşmak, mutfak işleri, park saatleri ve öğleden sonra kestirmeleri yaptık bücürüklerle birlikte. Babalara gelince onlar da bize katıldı desem, yani tam bir tembellik durumu söz konusuydu.
Bu hafta sonu da güzel geçti çok şükür. Cumartesi günü Yasemin Kafe de yemek yendi ve çocuklar mini golf sahasında eğlendi, pazar günü ise Bostanlı Deniz Restaurantın yanındaki Kent A.Ş. nin işlettiği cafeye gidildi, ben beğendim doğrusu gittiğimiz kafeyi.
Çocukların oyalanacağı yeşil alan, deniz manzarası, fıskiyeli havuzun sesi  ve yemekler de fena değildi, sonuçta yemekleri ben yapmadım ya güzeldi, bir şeylerin hazır önüme getirilmesi böyle dinlence zamanlarında en sevdiğim şey.

Oğlum bu hafta gözüme daha bir büyümüş göründü, yürüyüşü, etrafıyla daha çok ilişki kurması, oynaması ne bileyim daha farklıydı. Bu iki gün boyunca kendi yemek istedi yemeklerini, çatala batırıp verdim lokmalarını istemedi, kendi batıracakmış. Büyüyor ve ben bu hıza yetişebilecek miyim  (daha önce yemek verirken onun önüne de bir yemek tabağı kaşık veriyordum, yeme alıştırması yapıyordu)?
Ben yemek yedirdiğimde kısa sürede yiyor ve kalkıyordu sofradan. Sofraya her zaman birlikte otururuz ama şimdi bizim hızımıza uyup bir saat sofrada oturmaktan yavaş yavaş yemek yemekten zevk alıyor. Çatalı ağzına götürürken, ekmeği salatanın suyuna banıp yerken ki görüntüsü izlemeye değer. Cumartesi günü öğle yemeğinde inat edip kaşıkla verdiğim yemeği olduğu gibi ağzından çıkardığında epey bir canım sıkılmıştı, biraz bekleyip yine denedim ve yine aynı şeyi yaptı. Oğlumun bana söylemeye çalıştığını anlamamıştım. Ben yediği şeyi beğenmediğini ya da naz yaptığını sanırken babasının çatalı ona teslim etmesi her şeyi değiştirdi. Döke saça, güzel güzel yemeğini yedi yavrum.

Pazartesi günü akşam geç geldik eve, sağolsun oğlumun Nezaket Teyzesi anlayış gösterip saat altıdan sonra  biz gelinceye kadar baktı oğluşa. Deniz, teyzesinin evinde, hazırlanan makarnayı köfteyi yemiş, beyaz ekmeği banmış salataya. Akşam bizi görünce sevinç çığlıkları attı. Sarıldı sımsıkı boynuma. Canım oğlum. Bu sevgiyi hissetmek bana çok iyi geliyor, bütün yorgunluğumu unutuyorum.

Hafta sonu kuzeninin hayvan çiftliği ile oynamış ve çok sevmişti, teyzesi ile birlikte ineklere su vermiş, saman yedirmişlerdi. Gelirken eve aynı çiftlikten aldık, çok sevindi. Oyuncaklara canlandırma yapmayı, onları hikayenin içine katmayı seviyor artık.
Oynamak öğrenmek demek, oyunun içinde daha kolay öğreniyorlar her şeyi.

Geçen gün teyzesi mutfakta yemek yaparken tutturmuş teflon tavayı istemiş. Bakalım ne yapacak diye merak etmiş teyzesi vermiş tavayı. Bizim Deniz, oturmuş tavanın içine, tekne yapmış tavayı ama malesef teyzesi fotoğraf makinesini kapıp gelinceye kadar tavanın içinden kalkmış.

Deniz, teyzesinin evinde, koridoru bir uçtan bir uca gezerken  şarkı mırıldandı güzel güzel. İki gün boyunca bir badiyle gezdi ortalıkta, onun da yakasını çekiştirip durdu. İzmir çok sıcaktı ve daha da sıcak olacak bu gidişle. Nemle birlikte çekilmez oluyor bu sıcaklar.

Artık deniz mevsimini açmanın zamanı. Soğuk sulara atıp kendimizi, kendimizle kalma zamanı. Suyun üstünde sırt üstü kalıp gökyüzüne bakarken, o maviliğe dalıp gitmeyi, çok uzaktan gelen insan sesiyle karışık suyun sesini dinlemeyi  çok özledim. Mavi gökyüzüne bakmak serinletici bir etki yapıyor. Suyun ruhu temizleyen bir etkisi var, tazeleniyor insan, bütün elektrik akıp gidiyor, barışıyorsun kendinle.

Hiç yorum yok: